Trapezci ve İntihar Atlayışçısı

Sirkteki “uçan trapezci” ve binanın çatısındaki intihar atlayışçısı. Her ikisi de yüzlerini seyirciye çevirmişler. Trapezcinin yerçekimine meydan okuma arzusu! Uçan trapezi bırakarak boşluğa doğru fırlıyor. Kısa bir süreliğine de olsa fizik kanunlarının dışına çıkmış izlenimi uyandırıyor. Seyircinin “dünyanın sınırlarını aşma,” uçma arzusuna hitap ediyor trapezci. Ölümle, hiçlikle flört etme arzusu. Seyirci trapezci ile ruhsal bir birliktelik içinde görünüyor, trapezcinin düşmesini istemiyor görüntüsü verirken aynı zamanda kendi düşme korkusuna baskın çıkmaya çalışıyor. Seyirci trapezcinin düşmesi yönündeki arzusunu da bastırıyor; ehlileştirilmiş insanlığın, performansın kuralı bu.

Trapezcinin gösterisi kültürün içinde kurulmuş. Trapezci seyircide heyecan ve endişe yaratan atlayışından kısa bir süre sonra başka bir trapezci tarafından yakalanıyor. Nedenselliğin ve fizik yasalarının dünyasına geri dönüyor. Seyirciler rahatlıyor. Kültürün tekinsiz olanla kurduğu kontrollü temasa dayalı eğlence son buluyor. Seyircinin kendi içindeki tekinsizlikle izin vermeyen bir gösteri bu. Tersine, eğlencenin kuralları çerçevesinde tekinsizlikle kurulan ilişki biçimi gösteri bittiğinde izleyicinin verili kültürün normlarını daha çok içselleştirmesini beraberinde getiriyor.

Binanın çatısında duran intihar atlayışçsının durumu trapezcininkinden farklılıklar içeriyor. İntihar atlayışçısı “serbest düşüşü” gerçekleştiriyor. Atladıktan sonra tutunanileceği -oyunun, eğlencenin sağladığı- bir şey yok. Bu bağlamda intihar atlayışçısının seyirciyi tekinsiz olanla, ötekinin tekinsiz hakikatiyle, acısıyla bire bir ilişki-yüzleşme içine soktuğu söylenebilir mi? İntihar atlayışçısı kendi acısını, dünyaya karşı tepkisini iletmek istiyor seyircilere. Seyirciler bu acıyı paylaşma arzusunda mı? Tüketici kalabalığın ötekine karşı kayıtsızlığını uç boyutlara taşıyan postmodern toplumda böyle bir paylaşma isteğinin varlığından bahsetmek çok güç. İntihar atlayışçısının durumu seyirciyi rahatsız ediyor, çünkü bu seyirci onu vicdani muhasebelere zorlamayan light gösterilerden, performanslardan, eğlencelerden yana.

İntihar atlayışçısının-seyircisinin durumunun performansın kuralları tarafından “belirlenmemiş” olması tekinsiz olanla ilişkinin evcilleştirilmiş çerçevesini zorluyor. İntihar seyircisinin “atla,atla” diye bağırması serbest düşüşe “serbest kötülükle” cevap verilmesinin bir göstergesi aynı zamanda. Tüketim dünyasının “sınır tanımayın” sloganı başkalarının acısına kayıtsızlık, şiddet ve kötülük eğilimleriyle birleşince intihar atlayışı uğursuz bir eğlenceye dönüşüyor.

İntihar atlayışı kültürün dışında bir olgu değil. İntihar mekanları olarak bilinen bina ve köprülere insanların atlamasını önleyecek bariyerlerin yapılıp yapılmaması medyada “etik” bir konu olarak tartışılıyor. Çok sayıda kişi bu mekanların güzelliğini bozduğu ve “intihar etmek istemeyen vatandaşların vergi yükünü arttırdığı” gerekçesiyle bariyerlere karşı çıkmakta. Öte yandan egemen kültür yarattığı koşulların intihara sevk ettiği kişileri atlatmak vazgeçirmek için uzmanları ve polisleri görevlendiriyor. Acı karşısında kayıtsızlık üreten sistemin kollayıcısı olan görevliler aşağıya atlamaya hazırlanan kişiye “içten, dostça” bir görünüm taşıyan klişelerle yaklaşıyorlar. 1971’de bir polis köprüden aşağı atlamak üzere olan adama yaklaşıp sigara uzattığında adam “ben bu numarayı televizyon dizisinde görmüştüm” deyip atlıyor.

Yaşar Çabuklu, Kültürün Karanlığı, Paloma Yayınevi, Nisan 2012

Yorum Bırakınız