Ulusal Kutsal

Her dönemin kendine özgü kavramları vardır ve o kavramlar hayatın gerçeklerine dayandığı oranda anlam taşır, çözüm önerir. Mesela“ulus-devlet” dediğinizde, herkes için bir cennetten söz etmiş olmazsınız. Hayat, keserini sermaye sınıfından yana yontmaya başladığında, onun vakti gelmiş demektir. Ulus, üzerinde yaşadığı coğrafyada organize olup kendi iradesi, gücü ve kültürüyle kendi kapitalist pazarını geliştirme olgunluğuna ulaşmış topluluk demektir. Biz bunu, “geç” bir ulus devlet olarak kapıdan son anda girdiğimiz 1900’lü yılların ilk çeyreğinde “idrak” ettik. O günler, bir“kurtuluş savaşı” verdikten sonra girmek istediğimiz kapitalist dünyanın bizi “bağımlı” bileşen olarak yapılanmaya zorladığı günlerdir. Siyasal bağımsızlık coşkusuyla hareket eden kadrolar emperyalizmi yalnızca silahlı ordulardan ibaret görüp iktisadi içeriğini atlamış olabilirler mi? Değil tabii ki, “muasır” ın rol dağılımı böyledir. “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizmi ve bizi yutmak isteyen kapitalizmi” bu rol dağılımı ile gördük.

Devlet eliyle kapitalist yetiştirilen süreçten geçip devlet eliyle kapitalizm yerleştirmeye evrildikten sonra, emperyalizme biat ve kendi devrimine ihanet edilen bir yere geldik. Aynen böyle oldu. Olmasaydı, hilafetin sökülüp cumhuriyetin dikildiği yerde din de yeniden bu kadar ağırlık kazanıp ideolojik alanın önemli bir bileşeni olamazdı.
Amerikan milliyetçiliğini saymazsak (bir suç ortaklığı olarak doğdu), milliyetçilik, domuzdan tüy koparmak isteyen burjuvazinin ilerici olduğu dönemdeki kurucu ideolojisidir. Burjuvazi, hakimiyeti ele geçirdiği anda gericileşir. Bir zamanlar haykırdığı “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganlarına şimdi dönüp bakmaz.

Üzerinde yüzyıllardır yaşamanız, bir yurdun gerçek anlamda sizin olmasını garanti etmez. Öyle olsaydı, “tam bağımsızlık” sloganlarına hala ihtiyaç duyulmazdı. Geçmişte ulusal kurtuluş kavgasına sahne olan zemin, sınıfsal kurtuluş kavgasıyla geri alınacak bir zemindir artık. Peki, hal böyleyken yapılan onca milliyetçiliğin anlamı nedir?
“Türkiye Türklerindir” sözü kimleri kapsar mesela? Türk soyundan gelenleri mi, yoksa ona “vatandaşlık bağı ile bağlanan” her etnikten herkesi mi? Daha düne kadar büyük bir imparatorluğun irili ufaklı her etnikten ahalisi neden içlerinden “Türk” olanın adıyla anılmaya bağlansın ki? Bu vurgu “kederde ve kıvançta” kurulan bir ortaklığı ifade eder mi? Açıktan açığa “etnik kimlikçilik” yapan devlet, Türk’e vurgu yapmadan iki laf eden diğer kültürel kimlikleri neden “bölücülük” yapmakla suçlar?

Tarifini bile yapamayan insan, milliyetçiliğe taban olur çoğu kez. Her şeyden bir milliyetçilik çıkarıp “ötekiyle” çarpışır. Milliyetçiliğin, kendinden olana sahip çıkmak olduğunu sanır. Oysa kendisi bile kendine ait değildir, kaçırdığı budur. Sınıf bakışından yoksun memleket vurgusu, egemen olana hizmet eder.

Birden fazla etnik grup barındıran bir fanusu ulus devlet olarak yapılandırırken; berikine öteki hepsini ezecek şekilde vurgu yaparsanız, oranın bütün yurttaşlara ait olmasını engellersiniz. Oysa ulus denilen şeyin bir soya dayanma şartı yoktur. Etniğe eşitlenmez, birine zorlanmaz. Kapitalist birikim sürecinin getirdiği bir kavramdır ulus. Pazara bağlıdır. Öncesi yoktu, kapitalizmden sonra da sonrası olmayacaktır.

Ulus kavramı, ilerici olmak zorunda kalan burjuvaziye ait bir tasvirdir ve ulus bilinci de kendi pazar sınırlarını sağlama alma telaşıdır. Uygulanan program her zaman burjuvazinin kendi programıdır, ulusal çıkar diye sunduğu çıkar kendi sınıf çıkarıdır. Emperyalizmin acentesi olarak işlese de, ülke sınırları içinde geliştiği için ulusal ekonomi diye sunulan ekonomi kendi ekonomisi, ulusal ekonominin büyümesi kendinin büyümesi, ulusal servetin artması kendi servetinin irileşmesi, ulusal devlet dediği devlet kendi devletidir. Zenginliği elinde tutan kapitalist ve kapitalistleşen feodal bey için bu böyledir.

Beş altı yıl önce cumhuriyet kutlamalarına katılan kitle; İslam dozu yükseltilmiş faşizm yerine milliyetçi faşizmle donatılmış cumhuriyeti geri istediği için değil, 1923 ruhunu çağırdığı için gaza boğulup coplanmıştı. Hilafetten kopan memlekette hilafet naraları duymak istemediği için. Peki, Cumhuriyet kutlamalarını yasaklayanlar? Onlar da kutlayan kitlenin 1923’e kilitlendiğini düşünüyordu. Şimdi Kürt ulusalcılığı da ruhsal olarak kendi 1923’ünü yaşıyor ve “ezen ulus-ezilen ulus” klişesini önemsemeyen her eleştiri karşısında alınganlık gösteriyor. Emperyalizmin uğradığı her yeri istediği gibi hizaya sokup tek tek ülkelerde “içsel olgu” haline geldiği bir dünyada milliyetçilik yapmak, havanda su dövmektir.

Ulus kavramının sahibi olmayan mülksüzlerin, ulusal burjuvazinin bile gönüllüsü olmadığı ateş hattında ne işi olabilir? Onlar için ulusal kurtuluş mücadelesi, çağımızda sadece kulağa hoş gelen bir yanılsamadır. Ulus, burjuvazi için kutsaldır. Milliyetçilik de öyle. Onca bedel ödendikten sonra, önce kurtuluş kısmı unutulur, sonra ulusal kısmı. Etniğe bağlı kültürel mücadele ise zaten milliyetçilik sayılmaz. Bir sosyalist için faşizme karşı çıkmak mağdurun kimliğiyle ilgili değildir. Ezen, ulusun makine dairesini ele geçiren burjuvazidir ve ezerken kendi sınıf çıkarları adına ezer (senin ve benim adıma değil). Ulusa dahil olduğunu düşünen çulsuzlar ise dolgu malzemesidir. Atı alan burjuvazidir ve Üsküdar’ı geçmiştir.

Burjuvazinin bu çağda hiçbir etnik kimliğe hayrı dokunmaz. Türklere de dokunmaz.

Emperyalizm, kendi pazar alanındaki kimseye bağımsız bir ayrıcalık tanımaz (o yerin kadim halkına bile). O pazardan vereceği bir tezgah ise sorunu çözmez. Üstüne yeşil kırmızı sarı bir örtü serip, başına Kürt seçkinlerinden bir kadroyu oturtmak da o tezgahı Kürde ait bir tezgah yapmaz. Başında bekleyen kadro yevmiyesini alır, o başka. Geriye bir tek, yetmiş yıl önce orta Avrupa’da birkaç sosyalist devlet çıkaran savaş gibi zorlamalar kalıyor ki, Kürtlerin yaşadığı bütün coğrafyalarda savaş var zaten. Çağımız halk kurtuluş çağıdır: Aynı ulusal sınırları paylaşan bütün etnik grupları kapsayan, bütün mazlumlara ve tarihe nefes aldıran sınıfsal bir kurtuluş! Yüz yıl önce tartışılan konu, elinizdeki bulgurdan nasıl bir yemek yapacağınız olabilir. Oysa ateşler yandı, yağlar kavruldu, kazanlar kaynadı ve lezzetini beğenmeseniz bile bir pilav geldi önünüze. Siz bulguru değil bunu tartışacaksınız. Bulgur yok!

Şimdiki domuz, ulus-devlet öncesindeki domuz değildir. Koparmak istediğiniz tüy ise emperyalizmin postundadır ve onu koparmanın yolu ulusal kurtuluş değil, halk kurtuluş mücadelesinden geçiyor. Silahlı mücadeleyi önemseyen bir güç birikecekse bu yönde birikmeli, enerji buraya akmalı. Sistemin sınıf niteliğini değiştirmeyecek bir çözüm içinse, zaten silaha gerek yoktur. Diyelim ki, yoksul bir ailenin ulusal kurtuluş için dağlarda gerillacılık yapan yirmi yaşındaki çocuğusunuz. Ulusal mücadeleyi başardınız, dağ başında kullandığınız mağaradan indiniz. Bir ulus devlete sahip oldunuz. Aradan otuz yıl geçti, aynı mağara aynı yerde duruyor ve onu şimdi sizin gerilla oğlunuz kullanıyor ama bu kez sınıfsal kurtuluş için! Hangi duyguya kapılırsınız?

Lenin ve Stalin’in UKTH (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı) başlığı altında “ayrı devlet kurma hakkı” olarak söyledikleri, yaklaşık yüz yıl önce tamamlanan bir sürece ilişkindir. Öcalan da “Benim anlayışımda devlet kurmak yok. Lenin gibi düşünmüyorum. İlkede devlete karşıyım” diye söylüyor zaten.

Kürt illeri aylardan beri kuşatılmış, yıkılmış binaların bodrumlarında insanlar yakılmış. Kendi yurdunda mültecileşen yoksul Kürt halkı “Demokratik Özerklik” kavramının neresindedir, ne kadarını bilip ilgilenmektedir? Niteliğini anlayamadığın, tartışıp bilince dönüştüremeden kendini bir anda hendeklerin ve kuşatmaların arasında bulduğun bir sürecin bedelini ödüyorsun kardeşim, esas nokta burası!

“Demokratik Özerklik” adı verilen program; emeği ayağa kaldıracak sözler söylemeyen, sistemi radikal bir inkara uğratıp devleti ürkütmeyen, merkezi iktidarın gücünü güçlü yerel yönetimlerle, tekellerinkini ise kooperatiflerle sınırlandırmayı uman bir programdır ve muhtelif zamanlarda “1920’li yıllardaki Mustafa Kemal’in izindeyim, onu kendime örnek alıyorum – Marx’ı çok aşan değerlendirmeler yapıyoruz, ideolojiler geliştiriyoruz” diyen Öcalan tarafından formüle edilmiştir. Böyle sistem içi bir talebin dayatma (yani fiili durum yaratma ve sistem dışı araçlar kullanma) ile hayata geçmesi mümkün olur mu? Amacını “devleti masaya oturtmak” olarak belirleyen bir silahlı hareket, sistem içine ne kadar katkı sağlar?

Ulusal mücadele, mülksüzleri de temsil eden bir dünyayı hedeflemez. Ulusal burjuvazi, alacağını aldıktan sonra durur. Emek ise, kalan yolu yalnız yürür. Sınıf çıkarları ikisine de bunu emreder. Peki ya zindanlar? Oralar da emeğin kurtuluşu için mücadele edenlere kalır!

Ulusal anlamdaki her iyileşme, ateş hattında çarpışan Kürt yoksullarından çok, Kürt ulusal burjuvazisinin özgül ağırlığına bağlıdır. Eğer bir güç olacaksan, sistem içi kanalları kullanıp kendi renginle bir güç olacaksın ve bu ulus devlet senin de ulus devletin olacak.

İbrahim Karaca

Yorum Yapın