Ütopyalar ve Toplumsal Cinsiyet

İnsanlığın gelişme süreci çeşitli ütopyalardan evrilerek günümüze kadar gelmiştir. Bir kısım ütopik toplum arayışları, bugünden daha radikal önermelere sahiptir. Platon, kadın-erkek ilişkisinin eşit olması gerektiğini, Zeno, enternasyonalizmi savunmuştur. 17. yüzyılın başında, Campanella, dört saat iş gününü gündeme getirmiştir.

Öyle ki, bugün sözünü ettiğimiz cinsel devrim deneyimlerini de görmek mümkün geçmiş deneyimlerde. İngiltere’de Endüstri Devrimi sırasında da makineyi değil, insanı merkez alan yaşam deneyimleri vardır. Bugünki gibi cinsiyet ayrımcılığ da bilinmemektedir. Kadınların soyunması, çıplaklığı ve cinselliğine daha hoş görüyle yaklaşılır. Madenlerde çalışan yığınla işçi kadın, memelerini açarak serinleyebilir erkek işçilerle birlikte. Pezevenklik kurumu, organize seks ticaretini eline almamıştır henüz. Parasız kadının, kendi iradesiyle, bir erkekle sevişmesi, karşılığında ekmek, peynir alması “orospuluk’ olarak algılanmaz. Günümüzün burjuva ahlâk anlayışı, kadınların bedenleri üzerindeki “edilgenliği”, sömürüyü teşvik ederken, bunu örtbas etmek için çift standartlı ahlak anlayışını, yeniden yeniden üretirken, aynı zamanda ekonomik baskısını da pekiştirir.

Ayrıntılara girmeden, ben daha çok gender power-cinsiyetler arasındaki iktidar ilişkisi, toplumsal cinsiyet, cinsel özgürlük gibi konulara değinirken, ageism-yaş ayrımcılığına bağlı olarak, yaşanan pratiklerden örnekler vermeye çalışacağım. Geleneksel kültürün, LGBTT-lezbiyen, gay, biseksüel, taravesti ve transseksüelleri de kapsayan ayrımcılığına değineceğim.

Ütopik toplum örneğini İngiltere’de pratiğe geçiren bir grup da Diggers- Kazıcılardır. Kazıcılar Hareketi, düşünce ve pratikleriyle İngiliz Devriminin ruhu oldukları gibi, bugün de örnek alınması gereken bir miras bırakmışlardır.

İngiliz İç Savaşı ile birlikte, iktidar, 1649’da, Kraldan Cumhuriyetçilere geçer. Oliver Cronwell başkanlığında kurulan yeni hükümet, Kral, I. Charles’ı ölüme mahkûm eder. Politik iktidarla birlikte, ekonomik iktidar da yeni sınıfın eline geçer, tabii ki, yığınların durumunda bir değişiklik yapılmaksızın. Fakat, uzun süren savaşlarda yorgun düşmüş eski asker ve subayların da içinde bulunduğu, Winstanley’in teorisyeni olduğu Diggers kolonisi, doğrudan eylem yoluyla, Surrey, St. George Hill’deki kamuya ait toprakları ekip biçmeye başlar.

Toprağı işler, ormandan yararlanırlar, karşılıklı dayanışmayı ve eşit paylaşımı esas alan koloni halkı barışçıdır. Yeni hükümetin birkaç kez silahlı saldırısına uğradıkları halde savaştan kaçınırlar. Giderek başka yerlere de yayılır bu hareket. Politik ekonominin kanunlarına ters düşmüştür Diggers Hareketi, zor yoluyla bastırılır.

Gerrard Winstanley (1609-76) Law of Freedom adlı siyasi manifestosunda, toplumsal devrim projesiyle ilgili politik düşüncelerini, Karl Marx’tan önce koymuştur. Ne yazık ki, bu eser 1973 yılında kadar ortaya çıkamamıştır. Winstanley, akılcılığın mantığını reddettiği gibi, buna dayandırılan, insanlar üzerindeki kurumsal iktidar baskısını da reddeder.. Bireylerin özgür iradesini esas alan, rekabetçi değil, dayanışmacı bir toplumsal yaşam ütopyasını pratiğe geçirmeye çabalar.

Fakat, 19.yüzyılla birlikte, progressive döneme adım atılmış ve ütopyalar da dejenerasyona uğramıştır. Genel olarak yaşama geçirilmiş laik ya da dinsel ütopyaların statik olduğunu görüyoruz. Örneğin, eski SSCB, bırakın vatandaşlarının refahını sağlamayı, daha güzel bir yaşam hayal etmelerine dahi izin vermemiştir.

Modern toplumlara geçişlerde, kapitalist sistemin ekonomik inşasıyla birlikte yeni ahlâk anlayışı da kurumsallaşmıştır. Özellikle, 11 yüzyılda, Avrupa’da ortaya çıkan romantik aşkla birlikte, tek eşlilik ve cinsel yaşam evlilik kurumunun merkezine oturtulmuştur. Oysa başka kültürlerde, örneğin Afrika’da, iyi bir koca, karısına hatırı sayılır bir toprak vermekle yükümlüdür. Kadın da onu ekip biçer. Eşlerin arasında, birbirlerinin duygu ve düşüncelerini sahiplenmeyi de içine alan bir aşk anlayışı yoktur. Kadın-erkek her ikisi de istediği zaman bir başka insanla sevişebilir.

Hindistan örneğinde, aile sistemi, anne-oğul ilişkisine dayanır. Hopi (kuzey Amarikan yerlileri) kültüründeyse, anne- kız sistemi geçerlidir. Karı koca arasındaki ilişki çözülünce, aile de çözülmemektedir. Bireyler daha özerktir. Kadınlar üzerinde, cinsiyetçi, aterkil kültür egemenliği yerleşik değildir.

Modern ütopyalardan birine örnek teşkil edebilir mi acaba aşağıda anlatacağım seks turizmi, göreceğiz. Bu örneğe geçmeden önce, ageism, yaş ayrımcılığı, cinsel özgürlük hareketinde, tıpkı LGBTT’nin, T’yi ihmal ettiği gibi bir yer tutar. “Engelli” katagorisine sokulan insanlara karşı da ayrımcılığın altını çizeceğim burada, tıpkı çocuklara ve gençlere olduğu gibi ve bir başka yazının konusu olarak bırakacağım.

Günümüz toplum yaşamı iktidar ilişkilerine dayanır: erkeğin kadın üzerindeki iktıdarı, her ikisinin çocuklar üzerindeki iktidarı, gençlerin yaşlılar üzerindeki iktidarı, heteroseksüellerin, gay, lezbiyen, tarnsgenderlar üzerindeki iktidarı gibi…

Genel olarak yaş ayrımcılığı, her iki cinse de uygulanır. Emekli olmak yaşamdan el etek çekme olarak algılanır. Sınıfsal, ırksal, cinsel ayrımcılık kadar önemsenmez. Bu tür sosyal politikaların kökeni, eugenics-Nazi dönemi sterilize toplum yaratma mantığıyla eş değerdir.[1]

İki yıl önce, Tanika Gupta’nın kitabından uyarlanan, Sugar Mummies, adlı oyun, Royal Court’ta sahnelendi. Oyunun ana teması, seks turizmi ve orta yaşlı kadın müşteriler.

Amerika ve Avrupa’dan, Karayip adalarına “beach boys” bulmak için gelen kadın gruplarının içinde her yaştan ve meslekten kadın yer almaktadır. Kitabın yazarı, Gupta, Karayipler’de iki hafta gözlem yaptıktan sonra yazmıştır kitabını.

Tahminlere göre, sadece Britanya’dan, her yaş ve meslek grubundan, gencinden büyükannesine, 80.000 kadın Karayipler’e akmaktadır.

Seks turizmi yeni bir olgu değil. Ne var ki, müşterisi kadınlar, özellikle orta yaşlı kadınlar olunca geleneksel medyanın ilgisini daha bir çekiyor.

Avrupa’nın soğuk iklimi değil elbette bu kadınları ta oralara sürükleyen. Yaşadıkları toplumda, kadın olarak invisible-görünmez olmaları. Ve sevgi, cinsellik gibi temel insani gereksinimlerini çeşitli nedenlerden dolayı karşılayamamaları. İnsanların doğal gereksinmelerine toplumsal cinsiyet rolleri dayatılırsa, cinsellik, ticari bir endüstriye dönüştürüldüğünde, bu tür ütopik yaşamlar da olacaktır. Tek fark şu: şimdiye kadar, bu “cennetin” müdavimleri erkeklerdi. Artık “huriler” erkek cennetinin hizmetlisi değil, sahibi rolündeler gibi.

Karayip adalarındaki seks turizminde hizmet veren, yaşları yirmiyi geçmeyen bu doğuştan talihsiz delikanlılar, başka bir yönden “talihsiz”kadınlarla buluşur. Bu ‘iş” ilişkisinde, her iki tarafın da beklentisi bellidir. Kimse kimseyi sömürüyor diyemeyiz. Erkekler mağdur olmadığı gibi, kadınlar da zalim değildir. Hatta, mutsuz beraberliklerde, yılda bir sevgililer gününde, kocasından, partnerinden ilgi, sevgi dilenen kadınlarla karşılaştırıldığında çok daha onurlu bir girişimdir bu. Dünyanın başka yerlerinde, aynı yaşlardaki hemcinslerine göre yine de şanslıdırlar. Hemcinslerinin çoğu gibi, bedenen genç ve çekici kalamadıklarından dolayı ömür boyu cinselliklerini unutmaya mahkûm değillerdir hiç değilse.

Görülüyor ki, seks turizminin müşterileri sadece elli yaşın üstü kadınlar değil, genç kadınlar da çoğunlukta. Bu da gösteriyor ki, yaşa bakmaksızın kadınların cinsel arzu ve isteklerini, erkek egemen, cinsiyetçi kültür bastırıyor ve erkeğe aktif bir rol atfederek kadın cinselliğini pasifleştiriyor. Ya da metalastırıp pazarlıyor. Ataerkil kültürle, capitalist ekonominin bir işbirliğinden söz edilebilir burada.

Bu makalenin yazarı, her türlü işe ve sömürüye karşıdır. İşin iş olmaktan çıkmasını savunmaktadır. Seks endüstrisi de, diğerleri gibi endüstri alanlarından biridir. Sömürüyse sömürü, emekse emek, hepsinde aynı şey yaşanmaktadır. Diğer endüstri alanlarından farkı yoktur. Ve bu alanda çalışan insanları da mağdur görmez, emek pazarında, emeğini satan işçi olarak görür. Bu konudaki, çift standartlı, üst sınıf, ahlâkçı bakış açısını reddeder.

Karayip Adalarına giden genç kadınların çoğu iyi para kazanan, kariyer sahibi kadınlardır. Ama, başarılı, bağımsız kadın olmak, erkeklerin tersine, iyi bir eş ya da sevgili bulmak için yetmemekte, hatta kusur görülmektedir. Geleneksel anlayış, evlilikte erkeğe ekonomik güvenlik rolünü biçer çünkü. Ve bu gerçeklikten dolayı, çoğu kadın, kendi yaşından büyük, ona ekonomik ve duygusal destek verecek, “masterly” otoriteye sahip erkekleri tercih etmektedir. Sosyal statü olarak da bakılabilir duruma. Bu noktada, bireyleri ahlâki olarak yargılamak yerine, toplumsal cinsiyet kalıplarını ve ekonomik eşitsizliği eleştirmeyi gerekli buluyorum.

Toplumsal cinsiyet kalıplarının her iki cinsi de belli beklentilere hapsettiği bir cinsel politika, buna bağlı olarak cinsiyetçilik her alanda görülmektedir. Erkekler de ayrımcılığa maruz kalır. Erkekler başarıyla sembolize edilirken, kadınların, seksi, cazibeli olmaları öne çıkarılır. Bu yaygın kültürden etkilenen çoğu erkek, genç, seksi kadınlara yönelir. Böyle bir kadına “sahip” olmak bir statüdür onlar için. Ayrıca, erkek egosu da girer işin içine.

Bu tür ayrımlar bölünmelere yol açmaktadır elbette. Arkadaşlık ilişkisi ile seks ilişkisinin katogorize edilmesi, her tür beraberlikte kopuşlar getirmektedir. [2] Tam kendin olabileceğin yoğun paylaşmanın önünü tıkamaktadır. Oysa, hem sevgililik, hem arkadaşlık paylaşılabilir görünmektedir. Burada bizzat gözlemlediğim gay-lezbiyen ilişkilerinde heterolar kadar cinsel ayrımcılığın yaşanmamasını, arkadaşlıkla sevgili ilişkisini birleştirmelerine bağlıyorum. Monogaminin tek doğru ilişkiymişcesine dayatılması da ilişkinin taraflarını başka türlü davranmaya zorlar. Evlilikte, taraflardan birinin bir başkası ile seks yapması, boşanma nedenidir birçok yerde. Halbuki, daha otonom bireylerin yaşadığı ilişkiler ve cinselliğin kuşatılmadığı başka çoğulcu modellerde ilişkilerin daha sağlıklı yaşandığı örnekler de vardır. Tek doğru ilişki türü evlilik ya da tek eşlilik olmayacağı gibi, çok eşli ilişkinin öncekinin yerine önerilmesi de yanlış olur. Önemli nokta, cinselliğin “sahipliği” anlayış ve kurumunu ortadan kaldırmaktır. Heteroseksüel ilişkilerin dışında sayısız ilişki örneği vardır. Burada önemli olan bireyin ne istediğidir. Ve bu istek ve ihtiyaçlarını özgürce ifade edebilmesidir. Bu tür yaşam alanları elbette suni olarak yaratılamaz. Marjinalize olunmamalı, toplumda fiziksel görünürlüğü sağlama pratiklerinden vazgeçilmemelidir yine de.

Cinsel politika konusunda derinlemesine çalışma yapmış kadınların konuya feminist perspektiften yaklaşımlarıysa kısaca şöyledir:

Lynn Segal’a göre, bedenle beyin ayrılmaz bir bütündür. Cinsel, duygusal istek ve arzuları yok sayarak, kadın, salt fiziksel görünüşe –bedene indirgenemez. Kadınların cinselliğinin, arzu ve ihtiraslarının, diğer duyguları yok sayılarak, sırf sekse ve doğurganlığa indirgenmesi de önemli başka bir hatadır. Ne yazık ki, kadın hareketinin cinsel özgürlük konusunda yıllardır verdiği mücadeleye rağmen, kadınların yaşlılık deneyimlerinde fazla bir ilerleme kaydedilememiştir.

Tam tersi örnekler vardır oysa geçmişte. 18. yüzyıl Fransa’sında, yaşlı kadınla genç erkek aşkı, toplumda kabul gören, teşvik edilen bir olgudur. Bu tür, yıllarca süren ilişkilerle doludur tarih. Şair Mary Shelley, kocasından epey yaşlıdır. Daha antik dönemlerde, Avrupa dışında da vardır böyle örnekler. Karısı Hatice, Muhammed’den yaşça bir misli büyüktür. Statü, para gibi faktörleri unutuyor değilim elbet, bu tür örnekleri verirken. Buna rağmen, kadınlara karşı yaş ayrımcılığı, günümüz toplumuna göre daha zayıftır.

Emma Goldman’ın tecrübesi günümüz toplumuna daha uygundur. 1937’de, Avrupa’da sürgündeyken 66 yaşındadır. Ve Torontolu genç bir erkeğe aşık olur. Bir gün birlikte parkta yürürlerken, insanların bakışlarından, aşağılanmış gibi hisseder kendini. Yakın arkadaşı Alexander Berkman’la paylaşır bu üzüntüsünü. Goldman’a göre, kadın ve erkek arasındaki cinsel eşitsizlik giderilmedikçe toplumsal bir devrimden söz edilemez.

Lynn Segal ise, seksüel kültürün kadın ve erkek cinselliğini ele alışına atıfta bulunurken, onun biyolojik gerçeklikten uzak olduğunu vurgular.

Biyolojik olarak ele alınırsa, erkeklerin dölleme zayıflığının 40’lı yaşlarda başladığını, buna paralel olarak penis sertleşmesinde de düşme olduğunu, erkekler arasındaki cinsel iktidarsızlığın bilinenden daha yaygın olduğunu belirtir. Viagranın gündeme gelmesi boşuna değildir.

Yıllardır İngiltere’de yaşayan, Avustralya doğumlu, tanınmış feminist Germaine Greer, ne pahasına olursa olsun, genç kalacağım diye çırpınan kadınlar için üzüldüğünü söyler. Estetik ameliyatlar, gençlik aşıları vb… Bitmez tükenmez bir enerjidir boş yere harcanan. Menopoz döneminin de abartıldığını vurgular ve yaşlanmanın korkulacak bir kâbus olmadığını, kendisini bir sürü sıkıntıdan kurtardığını dile getirir:

“İstenmemek özgürlük demektir. Hayatımda hiç bu kadar mutlu ve neşeli olmadım. Beni seven erkeğin kollarındayken hissettiğimden daha mutlu hissediyorum şimdi kendimi.”

Yaşlanmasına rağmen kendini seksi hisseden kadınlardan biri de Susan Sontag’dır. Sontag, kadın ve erkek cinselliğine karşı çifte standartlı bakış açısını eleştirir. Yığınla kadının bu saçmalıklardan etkilenip daha menopoza yaklaşırken cinsel yaşamdan çekildiğini vurgular. Bilim kadınlarının yazdığı menopoz ve kadın cinselliği ile ilgili çalışmalar, geçmiş önyargıları yıkmaktadır. Kısacası, kadınların yaşlanması değildir cinsel arzularını körelten, önyargılı ve çift standartlı erkek egemen kültürdür.

Lezbiyen kimliğini öne çıkarma gereği duymamıştır Sontag. Ama ömrünün son günlerine kadar, hem başka kadınlarla birlikte olmuş, hem de kendisi gibi cesur, fotograf sanatçısı Annie Leibovitz’la uzun yıllar ilişkisini sürdürmüştür. Ve kendisini şöyle ifade eder:

“Cazibemin erkekleri daha az etkilediğini görmemle kadınlara yöneldim. Ve kadınlar harika! Kadınlar 40 yaşları civarında yenilenirken, erkeklerin içi boşalıyor. Kadınlar, kendilerini sürekli geliştirme çabasında.”

Görüldüğü gibi, yaşlanmak, elini eteğini yaşamdan çekmek değil. Hem yalnız, hem erotik yaşamayı öğrenmiş kadın örnekleri de oldukça çok. Bence hüzünlü olan, hem birisiyle yaşayıp, hem yalnızlık çekilmesidir.

Amerika ve Avrupa’da, yalnız yaşayan kadınların sayısı erkeklere oranla çok daha fazladır. Britanya toplumunda, 40 yaşında boşanan kadınlar yeni partner bulmakta erkekler kadar şanslıdır. Ama, kırkı geçtiğinde, bu şansın azaldığı gözlenmektedir.

Yaşlanmak, kadınlar için bir kâbusken, erkekler için ikinci bir yaşam olmaktadır. Dünün yaşlısı, yarının baba adayıdır. Jack Nicholson, Michael Douglas örneğinde olduğu gibi. Fimlerde, yaşlı kadın oyuncuların soyunduğunu nerdeyse hiç göremeyiz. Amerikan sineması özellikle tutucudur bu konuda. Fransız ve Britanya sineması, kısmen de olsa bazı tabuları kırmaktadır. Örneğin Calendar Girls filmi.

Bir başka film de, Hanif Kureishi’nin, bilinen tarzıyla yine tabuları tersine çevirdiği bir yapıttır: The Mother. Filmde, yetmişine yaklaşmış bir kadının, kendini, yarı yaşındaki inşaat işçisiyle cinselliğin hazzına bıraktığı bir sahne çok ilginçtir.

Hollywood’la sınırlı da değildir örnekler. Her alanda bu tür ayrımcılıklar yaşanmaktadır. Kariyer ve paraya sahip olsalar da, erkekler kadar şansı yoktur belli yaşa gelmiş kadınların. Erkeklerin koca göbeklerinin sarkmış olması kusur olarak görülmez. Hatta, sarkmış yanaklarını örten ağarmış sakalları bilgelik göstergesi olarak sunulurken, kadınların göbeğinin “çirkinliğine”, göğüslerinin sarkıklığına vurgu yapılır.

Hem kadın, hem yaşlı olmanın dayanılmaz ağırlığı altında anti-depresan haplarına sarılan kadınların sayısı her geçen gün artmaktadır. Kuşkusuz, yaşlanmanın bir dışlanma olarak algılanması ve bunun beslendiği kaynak, cinsiyetçilikten ayrı düşünülemez.

Amerikalı feminist yazar, eleştirmen Vivian Gornick, 1980’lerle birlikte kadın hareketinin toplumsal alandan çekilmesiyle ve grupların dağılmasıyla bağlantılı olarak ömür boyu sürecek bir yalnızlığı yaşamaktan korktuğunu şu sözlerle ifade eder. “… varoluşsal yalnızlık yüreğimi deliyor…”[3]

Simone de Beauvoir’nın yıllar önce ifade ettiği gibi, “kadın doğulmaz, kadın olunur.”

Bu örnek de erkek deneyiminden:

Amerikalı romancı Phillip Roth, günümüz Amerikasındaki, aynı yaştan kadın ve erkeklerin durumunu karşılaştırırken oldukça iyimserdir. Kendisi gibi başarılı erkeklerin genç kadınlara sunacağı iktidarı, genç kadınlar kendi yaşlarındaki erkeklerde bulamamaktadır. Hükmetmenin sanatıyla, genç kadınları teslim almanın mutluluğuna diyecek yoktur. Bir erkek bundan başka ne ister.

Bu örnekten genel bir sonuç çıkarmak yanlış olur ama Philip Roth yalnız değildir bu noktada. Kendisi gibi çok sayıda hemcinsi vardır. Başarılı, zengin kadın olmak da bir ayrıcalıktır ama bu ayrıcalıklı kadınlar, erkekler kadar şanslı değildir genç sevgili bulmakta. Erkekler yaşlı da olsalar, genç sevgili bulmakta avantajlıdır. Ve bu yaşlı erkekler, genç sevgiliye koşarken, geride bıraktığı partnerini, sanki kusurmuş gibi, yaşıyla, fiziğiyle yüzleşmeye davet eder. [4] Genç kadınlar da, “tecrübeli”, başarılı, bu “sugar daddy”leri, genç erkeklere göre daha güvenlikli bulmaktadır.

Genel bir değerlendirme yapacak olursak, kadınlarla erkekler arasında bu alanda yaşanan eşitsizliği, cinsiyetçi kültür, toplumsal cinsiyet, bilimsel alanda yapılan çalışmaların taraflılığı gibi temel nedenlere bağlayabiliriz.

Bu alanlarda mücadele etmeyi, radikal bir değişimi önerebiliriz. Yeterli midir? Bu yazının amacı, bu soruyu cevaplamak değil, soru ve fikirleri tartışmaya açmaktır.

Ütopya anlayışımı koymaya çalıştım. Ütopyamda olmasını istediğim şeylerle noktalamak istiyorum.

Büyük metropollerin genel sorunudur insan ilişkilerinin kopukluğu. Bu kopukluğun giderilmesi için, yaşama alanlarının, dayanışma topluluklarının çoğalması, karşılıklı dayanışmayı esas alan insan ilişkilerinin geliştirilmesi can alıcıdır. Mimariden sanata yaşadığımız her alanda, birey olarak söz hakkına sahip olmamız gereken bir dünya hayal ediyorum. Yaşamımın bir parçası olarak algılıyorum ütopik olmayan hayallerimi.

Bugünkü anarşist oluşumların cinsiyet politikaları ve uygulamaları olmak zorundadır. Anarşizm evde başlar, yatak odalarımızı da içermelidir bu. Anarşist hareketin içindeki birçok kadın, insanların hayvanlar üzerindeki iktidarından çok, erkeklerin kadınlar üzerindeki iktidarını sorgulmaya önem vermektedir. Bunları önemsemedikleri anlamına gelmemelidir bu öncelik. Hareketteki, özel olanla politik olanı birleştirememe beceriksizliğinin sonucudur kadınları böyle bir noktaya iten. “Yeni erkek”, “feminist erkek” kavramı palavradır, pratiğe konmadığı sürece. Erkeklerin çoğu, entelektüel düzeyde anti-seksist tavır alırken, duygusal yönü göz ardı etmektedir.

Homofobi ile mücadele ciddi olarak ele alınmalıdır. Bu mücadele herkesin sorunu olmalıdır. Homofobi ile mücadele, cinsiyetçilik, hayvan özgürlüğü, militarizm, kadın ve lgbtt’lilere karşı şiddeti hedef alan kampanyalar, atölye çalışmaları vb. örgütlenmelidir.Türkiye’de, nerdeyse her haftada bir işlenen nefret cinayetlerine karşı, toplumun genelini dönüştürmeye yönelik doğrudan eylem pratikleri ortaya konmalıdır artık. Bu, şiddetin unutulmasını ve kanıksanmasını önleyeceği gibi, hepimizi özgürleştirecek bir toplumun da önünü açacaktır.

Kadınlar arasındaki dayanışmanın gelişmesine önem verilmesi de bir başka önemli nokta. Daha da önemlisi, kuşaklar arası bilgi ve deneyim paylaşımı zorunludur, bu tür ilişkilerin geliştirilmesi, kadınlar arasındaki genç-yaşlı bölünmesini değil, dayanışmayı getirecektir.

Sonuç olarak, yaş, ırk, cinsiyet ayrımcılığının kalkması için yasalardaki eşitliğin yeterli olmadığı açıktır. Toplumsal dönüşüm sürecinde, kendilerini radikal, devrimci olarak tanımlayan grup ve bireylerin öncelikle kendi içlerinde bir dönüşüm yapmaları zorunludur. Cinsiyetciliği, ayrımcılığı yıkamayan, sistemi hiç yıkamaz. “Engelli” –özürlü olan bireyler değil, hepimizi kapsayan, ırkçı, cinsiyetçi, görünür görünmez yasa ve anlayışlardır.

 Emine  Ozkaya

15 Mayıs 2009-Londra

Kaynakca:

The Observer, Pazar 23 Temmuz 2006

Lynn Segal, Making Trouble, London, Serpent’s Tail,2007.

Bonnie Haaland, Emma Goldman: Sexuality and the Impurity of the State, London, Black Rose Books, 1993.

Alice Wexler, Emma Goldman: The Intimate Life, London, Virago, 1984.

Gerrard Winstanley, Selekted Writing , London, Aporia Press 1989.

Colin Ward, Talking to Anarchists, London, Freedom Press 1996.

Germaine Greer, the Whole Woman, London, Anchor 2000.

Beyond Sexuality, London, Phoenix Press,1992

Yorum Bırakınız