Uyumlular Dünyası

Dünyayı yaşanmaz kılarken, başka gezegenlerde geleceğimizi ararken ulus devletlerimizin savaşlarını da uzaya “yolcu beraberinde” götürmeye niyetleniyoruz.

Uyumlu olmamızı kanıksayıp sorgulamamamız bizi uyum müptelası yaptı.

İdealimiz ahenk ve düzen. Tür olarak patolojimiz o halde ki düzeni uyumlu, insanı uyumsuz görüyoruz. İnsanı anlayabilmek, kendimizi tanıyabilmek için Alman psikiyatristi Wilhelm Reich’ın çoktan unutulan şu sözleri belki her zamankinden geçerli:

“Asıl araştırılması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.”

Staj yaptığım psikiyatri kliniğinin bekleme odasının duvarında, insana haddini bildiren bir yazı vardı:

“Dünyayı değiştirmeye kalkışacağına kendini değiştirmeye bak!”

Kendimizi değiştirerek, çevremizle bütünleşerek, işkenceye, açlığa, vahşete başkaldırmayarak dünyaya uyum sağlıyoruz.

Uyumsuzlar, dünyaya isyan edenler.

“Deliliğim insanlığa karşı duyduğum sevgidir” diye yazmış, Nijinsky günlüğünde.

Ailesi tarafından defalarca cinsel tecavüze uğrayan çocuk susuyor, ailesine uyum sağlıyor.

Çocuk yapmamak için sevişmeden önce prezervatif takanlara cehennem ateşinde yanacaklarını söyleyip milyonlarca insanın dolaylı olarak ve AIDS’den ölümüne neden olurken, Papa Vatikan’daki seleflerinin öğretisine uyum sağlıyor.

Son kahvesini içmeden önce, kamera önünde veda mesajı okuyan intihar bombacısı cennete gideceğine inanıyor. Şehit diye anıldığında, kahramanlaştırıldığında, o cemaatine, cemaati ona uyum sağlıyor.

Hükümetleri, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atıp yüz binlerce sivil katlettikten sonra, New York’ta, Times Square’de coşkuyla toplanan Amerikalılar, savaşı’n bitişini kutlarken ülkelerine bağlılıklarına, sona eren savaşın zaferini uyum sağlıyor.

Toplum olarak başımıza gelen felaketlerin önemli bir kısmı son derece uyumlu olmamızdan kaynaklanmıyor mu?

Biz değil miyiz egemen düzeni uyumu, ahlaki değerlerimizin üstünde tutan, vicdanımızı susturan? Biz değil miyiz ahlak adına iktidara soyunanlara vicdanımızı teslim eden? Gene biz değil miyiz, savaş insanın kaçılmaz hali diyenlere, uyumlu uyumlu başımızı sallayan?

Gündemde olan, oyunun kuralları değil, oyunu değiştirmek.

Belki terslik daha tarım toplumu günlerimize, doğayla uyumlu yaşamımızdan çıkıp, doğayı bize uydurma gayretlerimize dayanıyor. Doğayı zapt etmenin, kendimizi diğer canlılardan farklı kılmanın zafer sarhoşluğundan türümüzün iktidarını ilan ederken, insanın insana kulluğunun da tohumlarını attık. Avın başarıyla sonuçlanması için birbirine uyumlu olması gereken insanı, işbirliği yerine, boyun eğme uyumlu kıldık. Egemenlerin mutlak gücüne karşı, kendimizi ancak sığınabildiğimiz cemaatlerimizde güvende hissettik. Zamanla, baskı toplumları ve cemaatlerin tekdüzeliğine tepkimiz, haklarımızı devlete karşı güvenceye almak için yaptığı sosyal kontratlarla, teknoloji ve bilimin gelişmesi için de gerekli olan yaratıcı Uyumsuz bireyde ifadesini buldu. Günümüzdeyse, çaresizliğimizden sığındığımız aidiyetliklerimizin esenliğimize çözüm olmadığını fark etmenin şaşkınlığı, doğaya yeniden uyum sağlayabilmek için dayanışmacı bireylerin arayışı içerisindeyiz.

İstatistiklere göre, 2006’dan beri türümüzün yarısından fazlası, yoksulluk ve cürüm varoşlarıyla kuşatılmış, kendi hallerine terk edildikleri şehirlerde yaşıyor. Geleceğin şehirleri Dubai’deki mimari harikaların değil, Kahire mezarlıklarında, Rio varoşlarında yaşayan milyonların dünyası. Dünyayı bu konuma getiren egemen düzen, insanlar neden aç bırakıldığı, neden sömürüldüğü sorusunu bir kez daha gündeme getiriyor.

Çıkarlarımız öyle gerektirdiği, vicdanlarımız rahatladığı için bu temel soruyu sormayayı, sosyalizmin çökmesiyle artan sosyal adaletsizlikle, dünya nüfusunun %5’inin dünya zenginliklerinin %50’sine sahip olduğu bir ortamda, Karl Marx’ın her zamankinden daha fazla geçerli olan kapitalizminin eleştirisini unutmadık mı?

Sormadıklarımızı hatırlamanın zamanı gelmedi mi?

Dünyayı hepimiz için daha yaşanmaz kılarken, bir yandan her konuda uzmanlaşmamızın aymazlığı içindeyiz. Ayrıntıları keşfederken bütünü göremememiz, gelecekten bakılınca, ”güler misin ağlanacak halimize” dedirtecek absürd bir komedi gibi.

Daha iyi bir gelecek için ille de hep bir şeyler yapmak gerekmiyor. Bir hahambaşı, ABD 11 Eylül’den sonra Afganistan ve Irak’a saldıracağına Başkan Bush 40 günlük yas ilan edip dünyayı 40 gün boyunca ”ne oldu, niçin oldu” diye sessizce düşünmeye davet etmeliydi diyor. Taoist felsefede wu wei’nin karşılığı olan ”hiçbir şey yapmamak” da ermişlik sayılıyor.

Sicilimiz ne kadar kötü olursa olsun, en bencil toplumlarımızda bile süregelen, türümüzün en önemli ve esrarengiz özelliklerinden vicdanımızın sırrını, evrimimizde rolünü kimse keşfedemedi.

Kimilerine göre bu özelliğimizi Tanrı bahsetmiş, kimine göre vicdanımız genlerimizden gelen bir ses. Yüz kızartıcı suç, deyim olmaktan öte fizyolojik yapımızdan kaynaklanıyor. Doğruyla yanlışı ayırt etmek ahlaki olmaktan öte biyolojik olarak da türümüzün parçası. Yalan söyleyince yüzümüzün kızarması, yalan söyleyince cildimizin elektrik titreşimlerindeki değişim, insanın doğal olarak ahlaklı bir varlık olduğunun ifadesi, ahlakın türümüzün evriminde vazgeçilmez bir yeri olduğunun kanıtı. Bizim türümüze özgü olduğunu sandığım birbirlerini tanımayanlar arasında bile olan özverinin de tarihimiz boyunca rekabete dayalı bunca toplum normumuza ters düşmesine rağmen varlığını sürdürebilmesi, bizim henüz doğamızın potansiyelini değerlendirecek toplumlarda yaşamadığımızın, bu toplumları kuramadığımızın belirtisi değil mi?

Sorun, tarihimizde kendilerini farklı kutuplarda bulan uyumlu insan ile ahlaklı insanı birleştirebilmemizde; ”ne kadar da uyumlu” diye her fırsatta çocuklarımızın başına okşamaktan vazgeçebilmekte. Yüzümüz kızarma özelliğini kaybetmedikçe tarihimiz de yüz kızartıcı olmayabilir.

Gündüz Vassaf

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Uyumlular Dünyası | YURTSEVER

Yorum Bırakınız