Uyuyan Toplum Uyuyan Sanat

Eskiden edebiyatta, sinemada kırıntılar düzeyinde olsa bile toplumsal sorunların işlendiğini görürdük; Kemal Sunal, Yılmaz Güney, Tarık Akan, hatta Cüneyt Arkın bile toplumsal içerikli mesajlar iletirdi izleyiciye; Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Yaşar Kemal toplumsal sorunları yazıp çizerlerdi. Günümüze geldiğimizde toplumsal duyarlılığı olan sanatçılara pek rastlayamıyoruz. Televizyonu açtığımızda birbirinden bayağı aşk hikayeleri ve entrikalarıyla dolu dizi ve filmlerle karşılaşıyor, kitabevlerinde ise yine aynı düzeyde popüler kültürle boyanmış yazarların kitapları karşılıyor bizi. Sanatın nitelik düşüşüyle birlikte toplumsal işlevi de göz boyamaya veya uyutmaya yaramış oluyor.

Elbette bunun belli başlı sebepleri vardır. Ama öncelikle şunu sorgulamamız gerekiyor: Sanatın toplumsal sorunlarla ilişkisi nasıl olmalıdır ve sanatın toplumsal mücadeleye etkisi ne yöndedir? Basit bir benzetmeyle denilebilir ki işçinin sol yanağına atılan bir tokat dolaylı olarak sanatçının sağ yanağına atılmış bir tokattır. Fakat günümüzde işçi bir tokadı da sanatçıdan yemektedir. Sanatın ve toplumsal mücadelelerin birbirini geliştiren veya gerileten diyalektik bir ilişkisi vardır. Türkiye’nin ’60’lı, ’70’li, 80’li yıllarına baktığımızda ezilenlerin fiili toplumsal mücadelesi, yani kendilerini tarih sahnesine özne olarak ortaya çıkışı ülkenin gündemini belirliyor, sanat da bundan etkileniyor ve mücadeleyi etkiliyordu. Bugün ise ezilenler ezilmeye devam etse de kendilerini bir özne olarak gösteremiyor, yaşadığı katliamlarda birer sayı olmak dışına çıkamıyor. ”Bugün 1 işçi daha işkazası geçirerek yaşamını yitirdi.”, ”Bu ay 22 kadın erkek şiddetiyle öldürüldü.”, ”Yaşanan patlamada 14 sivil yaşamını yitirdi.”, ”Hapisanede 1 çocuğa daha tecavüz edildiği ortaya çıktı.”, ”Sokağa çıkma yasağı ilan edilen Cizre’de 10 sivil yaşamını yitirdi.”… Şimdi bir de, sinema ve edebiyat dünyasına bakalım: Bakmasak daha iyi, bu zira herkesin malumudur… Kırıntılar yine yok değildir; onlar da ya terörizm suçlamasıyla toplum dışına itilmektedir ya da bir şekilde susturulmuştur.

Ülkede ciddi bir korku imparatorluğu kurulduğu, sansür ve oto-sansürün her yere yayıldığı doğrudur. Fakat, sanat bu prangaları kırdığı sürece işlevini yerine getirebilir, aksi takdirde işlevi saray soytarılığından öte değildir.

Peki nerededir halkın sanatçıları, yok mudur?

Robert Musil, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun çöküş sürecini anlattığı Niteliksiz Adam romanında şunu sorar:

”Diyelim ki yeni bir Homeros’umuz olsaydı: Bütün içtenliğimizle soralım kendi kendimize, ona kulak verebilir miydik? Sanırım buna olumsuz yanıt vermek zorundayız. Yeni bir Homeros’umuz yok, çünkü onu gereksinmiyoruz!”

Üzerine düşünmemiz gereken bu konuyu yerelleştirerek soralım: Bugün neden bir Yılmaz Güney’imiz yok, neden bir Nazım Hikmet’imiz yok, neden bir Ahmet Kaya’mız yok? Gereksinmiyoruz da ondan. Arzularımız tüketime dair. Böyle sanatçıları gereksinen bir toplum onu uzaydan düşüremeyeceğine göre kendi bağrından bu sanatçıları doğuracaktır. Bu, klasik ‘kurtarıcı bekleyişi’ değildir. Çünkü soru kendimize yöneliktir. Toplumsal sorunlara duyarlı kesimde bayat bir şikayetçi hal mevcuttur. Verili sanatçıları, siyasetçileri eleştirir de niye kendisini bir sanatçı veya devrimci olarak yetiştirmez? Gereksinmeme konusunu biraz daha irdelememiz gerekiyor. Niçin gereksinmiyoruz? Artık hepimiz modern insanlar olduk; modern insan, teknolojiyle birlikte kafası karışık, uyuşuk, tatminsiz insandır. Yaratılan bu toplumsal tipin gereksinimleri ”hazır” olandır. Bilgi mi istiyorsun? Google’a yaz. Protesto mu etmek istiyorsun? Facebook’a yaz. Buralarda yetişen insanlar yazar da olabilir elbette, bunlar da Ahmet Batman, Pucca gibi… Varlığını sanalda konumlandıran bir toplumun edebiyatı nasıl olur? Romanlar ilk görüşte aşkı instagramda gördüğü fotoğrafa aşık olmaya dönüştürdü bile.

Baran Sarkisyan

Yorum Bırakınız