Varsam Düşünüyor muyum, Nasıl Düşünüyorum?

İnsanlar yemek içmek, çalışmak, uyumak dışında ya da bu edimleri gerçekleştirirken ne düşünür? Televizyon izler, sosyal medyada bir aşağı inip bir yukarı çıkar, müzik dinler, mağazaları dolaşır, otobüs bekler. Ama ne düşünür? Geçmişte midir, gelecek hayaller mi kurmaktadır, an’ı mı yaşar? Ama ne düşünür? Mutlaka birşeyler düşünmesi gerekir, nasılsa biliyoruz ki insan düşünen bir varlıktır ve “düşünüyorum, öyleyse varım” denmiştir vakti zamanında. İnsanlar birbirine Allahın selamını getirip götürür, nasılsın diye sorar ama ne düşünüyorsun diye sorar mı ilk etapta? Sormaz ama insan illa birşeyler düşünür, ama ne düşünür? Diyelim eve fatura geldi, ne düşünür? Vergi, zam ve asgari ücreti birbirine çarpıp böler, sonra da düşünür mü? Düşünürken kafasını kaşır mı? Ha işte, kıvılcımlanıp geliyor mudur düşünce? Yo yoo, o kadar kolay değil. Siya Siyabend’in dediğinin aksine düşünmek, sıçmak kadar kolay değildir. Epey bir ıkınmak gerekir. Kişinin sorgulayan bir düşünceye varmaması için beyni doğduğu andan itibaren örümcek ağına dolanmış bir labirente dönmüştür çünkü.

Bence sistemin en önemli işlevi toplum için hazırlanan kodlama programlarıdır. Bu program kodlamasını hem medya aracılığıyla, hem kurumlar vasıtasıyla, hem enjekte ettiği ideolojiler etkisiyle, hem de bireyleri eğip büktüğü kurumlar sayesinde yapar. Neredeyse yaşanan hemen her olay, karşılaşılan her durum için bu kodlar devreye girer. Örneğin, şehir meydanında ellerinde döviz ve pankartlar bulunan bir grup gösterici onların sayısal olarak iki üç katı fazlası olan polisler tarafından dövülmektedir. Meydandan yüzlerce kişi geçmektedir ve şahit oldukları bu olayda ne düşünemektedir? Burada hemen kodlarla programlanmış düşünce çıkacaktır. Teröristler olay çıkarmaya gelmiş, polisimiz onlara hadlerini bildiriyor ya da buradan hemen uzaklaşmak gerekiyor, paçayı kurtarma kodu. Daha bir kaç kod olabilir ama kodlama programının nasıl devreye girdiğini açıklayabilmişimdir umarım. Kırmızıyı görünce saldırıya geçen boğa, dumanı algılayınca çalışan yangın alarmı, deh deyince yürüyen beygir misali. Örneğin genellikle şu düşünce yoktur: Acaba o eylem niçin yapılmaktadır, kim için yapılmaktadır? Adalet istiyoruz sloganındaki adalet neyi ifade etmektedir? Bunlar sorulsa bile bunlara hazır kodlar bulunmaktadır. Başka bir örnek, sigortası yoktur, hastalanmıştır, parası yoktur, ne olacaktır? Borç, harç ve biraz sitem derken düşünce bu durumun acizliğine dair hangi seyre varacaktır. Kodlar hazırdır: hayat böyledir, kader utansın, sınanıyorum, daha fazla dua etmeliyim, keşke sigortalı bir işte çalışsaydım, hata bende. Ama sağlık temel haklar arasında değil miydi? Yoksulun sağlıklı olma hakkı yok mu? Niye yok? Niye sağlık hakkı bu kadar pahalı? Bu sorular yoktur. “Bunlar komünist işleri” kodu vardır ama. Bu kodlar karşılaşılabilecek her durum için kurumlar, medyalar vasıtasıyla işlenir. Ailenin, okulların, askeriyenin görevi budur. Televizyona çıkan prof, dr, uzman, oyuncu, spiker sıfatlı kişilerin görevi budur. Demokrasi olarak kabul gören refarandumda da kodlar geçerli olacaktır. Köleci dönemdeki köleler kendi tiranlarını seçecek ya da şöyle ifade edelim, bugünlerde toplumca tartışılan şey rejim değil, anayasa değil, toplumun bu konu hakkında zaten bir fikri yoktur, oylanacak şey, reisimizin yetkileri arttırılsın mı, arttırılmasın mı? Seviyemiz maalesef budur, ve medya bunu dikte etmekte, kodlamaktadır.

Düşünmek başlı başına bir eylem ve bilgi işidir. Sağlıklı düşünmek için beyne kodlanmış programı parçalamak gerekir. Verili her şeyin en baştan sorgulanması gerekir. Toplum olarak bunu yapamıyoruz. Zaten yapsak bugün bu halde olmazdık. Düşünsel evrimimiz asırlar öncesinin seviyesinden çok daha düşük, çok daha karmaşık. Platon, Dostoyevski, Spinoza, Hegel, Marks, Einstein, Nietzsche, Adorno, Bergson ve daha nice düşünürlerin eserleri göz önüne aldığımızda düşünce ve eylem alanında ne kadar ileri gidilebildiklerini gözlemleyebiliriz ama bu genellikle bireysel ve azınlık olaraktır. Toplumun düşünce evrimiyle doğrudan paralel değildir. Sokrates’in asırlar öncesi vardığı düşünce ya da daha yakın zamanda Marks’ın vardığı düşünce evresi bugün çoğunluğun kıyısından dahi geçemediği bir aşamadır.

Zaman önemli bir meseledir. Sistem kişinin yirmi dört saatini de dayattığı çalışma, hobi ve daha yeryüzüne tek bir faydası dokunmayacak bir çok ıvır zıvırla doldurmuştur. Fakat zaman göreceli olduğu kadar da yaratılan birşeydir. Kimse bize zaman vermeyecektir.

Adorno, baskıcı özdisiplinin ana kuralının “çalışırken çalış, oynarken oyna” diyerek özetliyordu. Bu, düşüncenin iflasını beraberinde getirir. Şöyle ki, çalışırken sadece işine yoğunlaşan, televizyon izlerken sadece söylenene yoğunlaşan kişi basit bir uydu alıcısıdır, bir köledir, meta fetişistidir. Öyleyse bu baskıcı özdisiplini de yıkmak gerekir.

Aydın ve entelektüelliği bir sınıf olarak kategorize etmekle hata ediyoruz. Sanki düşünce eylemi bir meslek dalıymış ya da belli bir kesime bahşedilmiş bir şey olarak görüyoruz. Platon’un Devlet’ini aşamadık. Orada da yöneticiler sadece yönetir, askerler sadece savaşır, işçiler sadece çalışır. Bu bir düzendir ama adalet değildir, dolayısıyla köleler neye hizmet ettiğini, askerler kim için savaştığını düşünemez, çünkü koşullandırılmıştır.

Baran Sarkisyan

Yorum Bırakınız