Yalnızlığın biçimleri

Foucault toplumda üç tür yalnızlık biçimi tanıdığımızı söylüyor; “iktidar tarafından dayatılan yalnızlık, iktidar sahiplerini korkutan yalnızlık ve nihayet, iktidarla hiçbir ilişkisi olmayan bir yalnızlık daha var…

Bir mekânı tıka basa doldurmakla tamamen boşaltmak arasında bir fark var mı? Paris’te bir galeri iki yıl arayla hem bomboş hem de tıka basa dolu olarak sergilenmişti. Yeni Gerçekçi sanatçılardan Yves Klein 1958 yılında Paris’teki Galerie Iris Clert’in duvarlarını beyaza boyamış ve galeriyi her türlü nesneden arındırarak beyaz bir küpe dönüştürmüştü; sergisinin adı Boşlukt’u. İki yıl sonra sanatçı Arman, Klein’in ‘Boşluk’ sergisine nazire olsun diye, bu kez aynı mekânı sokaklardan topladığı atık malzemelerle, çöplerle ağzına kadar, tıka basa doldurmuştu. ‘Tıka Basa Dolu’ adını taşıyan bu sergiyi izlemeye gelenler galeriye girememiş, sergilenen çöpleri galerinin vitrin camından izlemek zorunda kalmışlardı. Aynı mekânın iki farklı kullanımını: Her türlü nesneden, uyarandan arındırılmış, bembeyaz duvarlarıyla bir tecrit hücresi ve tıka basa doldurularak içine girilemeyecek, girseniz bile hareket edemeyeceğiniz ve herhangi bir nesneye dönüşeceğiniz bir mekân. Her ikisinde de çok yalnız hissedeceğinizden eminim.

Foucault toplumda üç tür yalnızlık biçimi tanıdığımızı söylüyor. “iktidar tarafından dayatılan yalnızlığı tanıyoruz. Yalıtılmışlığın, anormal olanın yalnızlığıdır bu. İktidar sahiplerini korkutan yalnızlığı tanıyoruz. Bu, düş görenin, homme revolté’nin yalnızlığıdır; başkaldırının yalnızlığı. Ve nihayet, iktidarla hiçbir ilişkisi olmayan bir yalnızlık daha var… Bu üçüncü türden yalnızlık; başkalarının arasında, ötekilerin yaşamlarının yansımasından daha fazla bir şey olan iç yaşama sahip olmanın sezgisidir.”(Dostluğa Dair, Söyleşiler, çev. Cemal Ener, Hil Yayın)

YALNIZLIĞIN DA BİR TARİHİ VAR!

Başkaldıran insanın yalnızlığı ve bir iç dünyaya sahip olma sezgisi olarak yalnızlığı bir kenara bırakacak olursak, hepimizin hilafsız yaşadığı birinci tür yalnızlıktır, yani iktidar tarafından dayatılan, yalıtılmışlığın, anormal olanın yalnızlığıdır. Yalnızlıkların da bir tarihe sahip olduğunu söyledikten sonra Foucault ekliyor: “İktidar tarafından çarptırılan yalnızlık Eskiçağ’da sürgündü; 17. yüzyıl Fransası’nda taşraya gönderilmekti. Modern bir işyerinde, iktidarın yarattığı yalnızlık, kitlenin ortasında yalnız olma duygusudur.” Hücrede tecrit edilmek ile kalabalığın ortasında yalnız olmak arasındaki fark giderek eriyor.

Yaşam tecridi sevmez, iktidar sever. Yaşam, bir kadının iğnesi ve ipliğiyle hep ortadan başlayarak büyüttüğü dantelalar gibi kendi mekânını örerken, iktidar bu ince ince işlenmiş ağımsı yapının ipliklerini koparır. İplerini kendi elinde tuttuğu, birbiriyle ilişkisi olmayan, tecrit edilmiş bireylerden oluşan bir toplum vardır kafasında. Kendi aralarında ördükleri ilişkilerle yan yana gelerek karşısına dikilecek bir canavarı daha oluşmadan yok etmek üzere geliştirir stratejisini.

İKTİDARIN DOĞASI!

Tecrit iktidarın doğasında vardır. Cezalandırma yöntemi olarak tecrit ile dayatılan hayat tarzı arasında ayrım giderek siliniyor. Kendilerine dayatılan mekânsal örgütlenmeyi gönüllü olarak kabullenen bireyler tecride mahkûm edildiklerinin farkına varmıyorlar bile. Kapalı site, rezidanslar ve AVM tarzı örgütleme bize tecridi dayatırken reklamlar arzulayan bir öznenin diliyle konuşur: “Bir asansörle evden alışveriş merkezine inebildiğim bir ev hayal ediyorum.” Rezidansın alt katındaki alışveriş merkezine girmek isteyen, giysilerinde ve bedeninde yaşamın kirini pasını taşıyan bir işçinin içeri alınmadığını öğrendiğimizde hiç de şaşırmıyoruz. Bedenleri ayrıştıran ve yalnızlaştıran bir iktidar örgütlenmesi olarak tecrit yaygınlaşıyor. Yalıtılan bedenler tüm duyarlıklarını yitirerek hem kendilerine hem de başka bedenlere yabancılaşıyorlar.

TECRİTTE KENDİNE YABANCILAŞMA

Yirmi iki buçuk yıl gibi uzun bir süre cezaevinde ağır tecrit koşullarında kalan, Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) ilk ekibinden Irmgard Möller, hücrede bedeniyle ilgili yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: “Hatırladığım, tecritte kendi vücuduma bile yabancılaştığımdı. Bugün tekrar kendi vücudumla ilgili normal duygulara sahibim. Mesela o günlerde dizimle kafam arasında inanılmaz bir mesafe varmış gibi geliyordu ya da bacağımın bana ait olmadığı hissine kapılıyordum. Böyle olmasının nedeni de sürekli olarak kapalı ve hiçbir değişikliğin olmadığı bir hücrede kalmamdı.” (Hüseyin Karabey, Sessiz Ölüm, Video Röportaj, Metis)

Hücredeki tek başınalık toplumdaki tek başınalıkla örtüşüyor. Bir mekânın her türlü nesne ve uyarandan arındırılıp tecrit hücresine dönüştürülmesi ile mekânların bedenleri ve zihinleri kilitleyen kurumlar ve yapılarla tıka basa doldurulması arasında farkın olmadığını görüyoruz ve işin tuhafı, kendimizi evimizde hissediyoruz: Rehavetin tutsaklığının yalnızlığı.

Rahmi Öğdül

Yorum Yapın