Yaşam Hakkını Savunmak

Ciddi bir sahtekarlık var. Bu sahtekarlık her katliamda gün yüzüne çıkıyor.

Halkın birbirine ve kendi toplumsal sorunlarına yabancılaştığı bir ortamda nasıl oluyor da bir katliam sonrasında hiç tanımadığınız, umurunuzda olmayan kişiler bir anda önem kazanıyor? Bu umarsızlığı kıran etken katliamlar mı oluyor?

Düne kadar selam vermediğiniz, sorunlarına sahip çıkmadığınız, dayanışma göstermediğiniz insanlari ölünce mi hatırladınız ve o zaman mı yaşam hakkını savunur oldunuz? Hangi yaşam hakkı?

Yaşamını yitiren insanların çoğu halktan insanlardı; ölmeden de bir şekilde sistemin çarkları arasında ezilenlerdi. Kadındılar, emekçiydiler, öğrenciydiler, esnaftılar…

Katliam sonrası ölen insanların yaşam hikayeleri elden ele dolaşıyor. Yaşam hikayelerinin verilişine bakacak olursak içler acısı bir durum. Yaşamını yitirenlerden biri geçimini çöp toplayarak sağlayan bir çocuk… Hani sokakta çöp karıştıranları gördüğünüzde iğrenerek baktığınız insanlar. Ölene dek, pis kokar diye uzaktan yürüdüğünüz insanlar ölünce bir anda değerli oldu, öyle mi? Katliamda elbette ölen kadınlar da var. Biri Ayşegül, bir kafede arkadaşıyla bira içmek için beklediği durakta bombanın patlamasıyla yaşamını yitiren… Her gün kadınların öldürüldüğü, tacize ve şiddete maruz kaldığı bir ülkede kadınların yaşam hakkını savunmayan, erkek egemen düzene karşı mücadele etmeyen herkes bir katliamda kadın ölünce güya bir yasa bürünüyor. Gerçi yasta iken bile o 2 bira kafasını kurcalamıyor değil, içki içtiğine göre acaba ‘orospu’ muydu diye? Ölenler içinde Kürdler de vardı elbet… Cizre’de yaşarsa yaşam hakkı tanınmayan ama Ankara’da yaşam hakkı bir anda değerlenen. Ve dahası…

Tutulan bu yasların en fazla bir veya iki gün sürdüğünü hatırlatmakta fayda var. Fakat samimiyetsizlik sadece bunlar da değil.

Yaşadığımız ülkede etnik yapımızdan, mezhebimizden, cinsiyetimizden, cinsel tercihlerimizden, siyasi düşüncelerimizden dolayı hergün öldürülüyorken ve küçük bir azınlık dışında kimsenin sesi çıkmazken nasıl oluyor da topluca öldüğümüzde çoğunluk bir anda ses çıkarmaya başlıyor? Sesin çıkmasının sebebi acaba sadece toplu bir şekilde ölmemizden dolayı mıdır yoksa nerede ve kim tarafından öldürüldüğümüzle ilgili bir durum mudur? Şüphe yok ki bu bomba tıpkı Cizre’de devlet eliyle her gün patlatıldığı gibi yine Cizre’de patlatılsaydı yine küçük bir azınlık dışında kimsenin sesi çıkmayacaktı.

Yaşam hakkını savunmak, insanların ölümünden sonra savunulacak birşey değildir. Yaşam hakkını savunmak, insanın insanca yaşayabileceği koşullar için mücadele etmekle olur. Bu mücadele elbette adaletsizliğin, sömürünün temeli olan sistem çarkının şu veya bu dişlisi olarak değil bu sisteme topyekun bir karşı çıkışla olur. Yoksa son bir ayda, birer birer, üçer beşer ölen işçileri umursamazken bir anda onlarca insanın ölümünde şaşkınlaşırsınız. Cizre’de, Nusaybin’de, Sur’da son birkaç ayda öldürülen yüzlerce insanın çığlıklarına kulaklarınızı tıkarsanız o çığlıkları hemen yanı başınızda duymak zorunda kalırsınız.

Katliamların başlıca sorumlusu olan iktidarın diliyle katliamları lanetlerseniz ancak vicdan masturbasyonu yapmış olursunuz. Çünkü sonuç alıcı değildir bu lanetleme, birkaç günlüğünedir ve samimi değildir. Her gün polis ve asker kurşunuyla, erkeğin şiddetiyle, patronların azami kar hırsıyla ölen insanlar için ne yapacaksınız?

”Unutursak kalbimiz kurusun” demeyiniz. Çünkü o kalpler çoktan kurudu. Ermeni soykırımından Dersim’e, Çorum’dan Sivas’a, Gazi’den Geziye, Roboski’ye, Suruç’a, Cizre’ye… kurudu Ankara’ya gelene dek!

Baran Sarkisyan

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Yaşam Hakkını Savunmak | YURTSEVER

Yorum Yapın