Yusuf’un Utkusu

Yusuf’un tutkusu uçmaktı.
Yirmi yıldır bu tutkusunu gerçekleştirmek için çalışmış, bu yolda yaptığı denemelerde uğradığı başarısızlıklar yıldırmamıştı onu.
Çok şükür, onu engelleyen değil, destekleyen bir eşi vardı. Yusuf, tutkusunu gerçekleştirdiğinde Ayşe Hanım, “Her zaman inandım Yusuf’a. Bir gün başaracağına inanıyordum. Şimdi … ” (Not: Ayşe Hanım’ın cümlesinin devamı, öykümüzün sonunda yer almaktadır.)
Kimdi Yusuf?
Aslında o, bir roman kahramanıdır.
Yusuf, burda, küçük bir öykünün konusu ve kişisi olarak beliriyorsa, bu, onun kişiliği ve başarısı bir küçük öykü boyutunu aşamadığı için değil, tam tersine, bu öyküyü kaleme alanın kişilik ve yeteneklerinin boyutlarıyla ilgilidir.
Yusuf uçmak için tam yirmi yıl uğraşmıştı.
Yusuf’un tutkusu bir uçağa, planöre, balona, helikoptere binip uçmak değildi.
O, kendisi uçmak istiyordu.
İpekten kanatlar yaptı.
Ne yazık ki ilk denemesinde düştü.
Bu düşüşten gerekli dersi aldı.
Kanat sistemini değiştirdi.
İkinci denemesinde gene düştü.
Kanat sistemini geliştirdi, kanat kumaşını ise değiştirdi.
Üçüncü denemesinde gene düştü.
Kanat mafsallarındaki yanlışlığı görüp düzeltti .
Ama dördüncü denemesinde gene düştü.
Böylece yeni bir sistem geliştirmesi gerektiğinin bilincine vardı.
İnsanın uçmasını düşleyip gerçekleştiremeyen büyük düşlemcilerin, gerçek bilginlerin kitaplarını edindi.
Dört yıl boyunca yeni bir uçuş denemesi yapmadı.
İncelemeleri sona erdiğinde, yeni bir kanat sistemi geliştirmişti.
Eşi hariç, hiç kimseden yardım beklemeden, bu yeni kanat sistemini gerçekleştirme çalışmalarına başladı.
Bu çalışmalar da iki yıldan fazla sürdü.
Yusuf’un beşinci uçuş denemesi de başarısızlıkla sonuçlandı.
“Allah kahretsin! Kör talih!”
Hayır, böyle demedi Yusuf.
Nerde yanılıyorum? Hesaplarım niçin yanlış? Evdeki hesap havadaki hesaba niçin uymuyor? diye kafa yordu.
Bu sırada eşi Ayşe Hanım’ın bulup getirdiği ölü bir atmaca üzerinde incelemelere koyuldu.
İlkin atmacayı tarttı.
Sonra kanatlarını kesip tarttı.
Sonra kuşun gövdesini tarttı.
Bu ağırlıkları ilkin topladı. Sonra çıkardı.
Böylece ağırlığa göre kanat uzunluğunun orantısını buldu.
Daha sonra aynı uygulamayı bir serçede gerçekleştirdi.
Yaptığı hesapların sonucunda kurduğu orantıya göre gerçekleştirdiği kanatlarla giriştiği deney de, ne yazık ki başarısızlıkla sonuçlandı.
Ama Yusuf gene yılmadı.
Bedenin ağırlığı ile, kanat çırpışlarının saniye/hızını katmamıştı hesaba.
Tuttu, Ulusal Botanik Enstitüsü’ne bir mektup yazdı. Mektubunda, bir kartalın, bir serçenin, bir güvercinin bir saniyedeki kanat vuruş sayısını soruyordu.
Ulusal Botanik Enstitüsü yetkilileri, mektupta dile getirilen konunun uzmanlık alanlarına girmediğini, Ulusal Zooloji Enstitüsü’ne başvurmasını salık verdiler ona.
Yusuf, bu bürokratik engellerden yılmadı. Ancak yeni bir mektup yazacak gücü kalmamıştı. Bu işle eşi Ayşe Hanım’ı görevlendirdi.
Ayşe Hanım’ın mektubuna, tam altı ay sonra gelen yanıtta, Enstitünün, bu konuda bir araştırma yapmadığı, sorunun hangi amaçla kendilerine yöneltildiği soruluyordu.
Yusuf, “Yanıtlamayalım onları, dedi. Eğer amacımızı açıklarsak, tüm çabalarım boşa gider.”
Ayşe Hanım da aynı kanıdaydı.
Zooloji Enstitüsü’nün sorusunu yanıtsız bıraktılar.
Yusuf, tam iki yıl, elinde defter, kalem, kuşların uçuşunu izledi.
Notlar aldı. Hesaplar yaptı.
Geliştirdiği yeni kanatlarla beş deneme daha yaptı.
Birinde hemen düştü.
Nedeni: Rüzgar karşı yönden esiyordu.
İkincisinde, atladıktan biraz sonra düştü. (Bir başka deyişle, biraz uçtu.)
Nedeni: Rüzgar yandan esiyordu.
Üçüncüsünde, havada bir dakika kadar kalabildi.
Nedeni: Rüzgar ardından esiyordu.
Dördüncüsünde, havada üç dakika kaldı.
Nedeni: Rüzgar yoktu.
Beşincisinde, tam yedi dakika kaldı havada.
Nedeni: Hem rüzgar yoktu, hem de sevincine diyecek yoktu.
Bundan sonraki çalışmaları, denemeleri uzun yıllar aldı Yusuf’un.
Nasıl olsa uçacağını biliyordu. Kendine güveni tamdı. Beş dakika, on dakika uçmak önemsizdi onun için. Bu rekorları çoktan gerçekleştinniş, kimseye de haber vermemişti.
Uzun bir süre uçmanın ve dilediğince yükselebilmenin bir tek engeli olduğunu biliyordu: bedenin ağırlığı.
Şimdi bunu yenmek gerekiyordu.
Yusuf perhize başladı.
Birinci ay, tatlıları sofradan kaldırdı: Baklavayı, kadıngöbeğini, revani vb.’yi.
İkinci ay, hamurlu yiyecekleri: Makarnayı, böreği, pilavı.
Üçüncü ay, baklagilleri: Fasulyeyi, nohutu, mercimeği.
Dördüncü ay, ekmeği.
Beşinci ay, kızartmaları: Köfteyi, kadınbudunu, mücveri.
Altıncı ay, etliyi, unluyu, sütlüyü.
Zayıflamaya karar verdiğinin birinci yıldönümünde, Yusuf, yalnız marul ve hıyar yiyordu. Bu arada tam yirmi dört kilo vermişti.
Yeni bir deneme için hazırdı Yusuf.
Gücü, kuvveti yerindeydi. Özellikle kollarının gücü.
Dilediğince, gerektiğince kanat çırpabiliyordu.
(Söylemeyi unuttuk, Yusuf, cigarayı da bırakmıştı. İçki zaten içmezdi.)
Son denemesi olağanüstüydü. Ama gene de birtakım eksiklikleri vardı. Örneğin kanat yetmiyor, kuyruk gerekiyordu.
“Büyük yolculuğa” (böyle adlandırıyordu Yusuf girişimini) çıkmak ve bu kez tam başarılı olmak için kanat iskeletini “dur-alüminyum”dan, gergilerini ise dralondan yapmak gerekiyordu.
Ayrıca, bu uçuş için, Yusuf’un özel bir giysisi olmalıydı. (Bu, daha çok eşi Ayşe Hanım’ın düşüncesiydi.)
Yusuf, yirmi yıl boyunca, özel ya da tüzel kişilerden bir tek kuruş yardım istememişti. Gene (utku günü için) yardım dilenmek niyetinde değildi. Başı dik, onurlu bir Türk’tü Yusuf.
Ne var ki, “dur-alimünyum” ve dralon için elinde yeterince para kalmamıştı.
Kara kara düşünürken, Ayşe Hanım yanına yaklaşıp, kolundan çıkardığı altın bileziklerle bir beşibiryerdeyi Yusuf’un önüne serdi:
“Umarım bunlar işini görür.”
Yusuf, eşine inanan, ona güvenen bu tombul kadına (Yusuf’ un perhiz süresince, onun yemediklerini, yemek zorunda kalmıştı Ayşe Hanım) baktı.
Birbirlerini seven, birbirine güvenen insanların mutluluğuyla kucaklaştılar.
Yusuf, köyden kente inip, Kapalıçarşı ‘da, bilezikleri ve beşibiryerdeyi paraya çevirdiğinde ( Ey kör talih!) gördü ki, elindeki para ancak kanatlarına yetiyor, giysileri için elinde bir şey kalmıyor.
Bunu da Ayşe Hanım çözümledi.
Sümerbank’tan dört metre kaputbezi aldı. Kaputbezini yirmi dört saat kireçkaymağına yatırdı. Çıkardığında, o sarımsı kaputbezi bembeyaz olmuştu. Kolalandıktan sonra uzaktan görenler İrlanda keteni bile sanabilirlerdi . Kireçkaymağında aklaşmış bu kaputbezinden bir pilot tulumu biçti Ayşe Hanım.
Singer’inde dikti. Tam göğsüne, kumaş boyasıyla bir Türk bayrağı çizip boyadı.
Her şey tamamdı.
Yusuf’un yirmi yıl süren tutkusu, artık utkuya dönüşecekti .
Yusuf’un kanatlan hazırdı.
Yusuf’un giysileri hazırdı.
Yusuf’un uçacağı tepe hazırdı.
Artık herkese haber verebilirlerdi.
Gazetelere, radyoya, televizyona haber salındı. (Tüm bu PR işlerini Ayşe Hanım üstlenmişti.)
Uçuş günü, yerli, yabancı; sözlü, yazılı ve görüntülü basın mensupları uçuş yerine geldiler.
Kiminin elinde bir mikrofon, kiminin elinde bir fotoğraf aygıtı, kiminde de kamera vardı.
Yusuf uçuştan önce, kısa bir konuşma yaptı:
“İnsanoğlunun uçma istemi, onun en eski tutkularından biridir, dedi.
Uçakla, balonla, helikopterle uçarak bu tutkusunu bir anlamda gidermiştir. Ama aslolan, insanın, kendi kendine, bir kuş gibi uçmasıdır. Birazdan, buna tanık olacaksınız. Bu arada şunu da belirteyim ki, bu konuda bir tek yardımcım, bir tek desteğim oldu, o da sayın ve sevgili eşimdir.”
Basın mensuplarının ısrarı üzerine, kırk yedi kiloluk Yusuf ile yetmiş dört kiloluk Ayşe Hanım, el ele vererek foto ve televizyon kameralarına poz verdiler.
Yerli basından biri: “Ne kadar uçabileceğinizi umut ediyorsunuz?” diye bir soru yöneltti Yusuf’a.
Yusuf, “Uçabildiğimce” diye yanıtladı bu soruyu.
Dış basından biri: “Başarırsanız, gelecek seçimlerde aday olmayı düşünüyor musunuz?” diye ilgisiz bir soru sordu.
Yusuf, “Başaracağım ve bunu siz de göreceksiniz” diyerek oldukça politik bir yanıt verdi. “Adaylığa gelince, bunu hiç düşünmedim. Ama tüm çabalarım ulusum adına olduğundan, niçin olmasın?”
Bir başka gazeteci, “Daha önce hiç uçtunuz mu?” dedi.
Ayşe Hanım, Yusuf’un ağzını kapayarak, “No comment” dedi.
Herkes gülüştü.
Yusuf, göğsünde ay-yıldızı olan pilot tulumu içinde, güvenle kanatlarını aldı, tepeye tınnanmaya başladı. Tepeye vardığında tek başınaydı. Kalbi heyecan ve gururla çarpıyordu. Kanatları kollarına geçirdi, kuyruğu bacaklarının arasına aldı, sonra, gerildi, gerildi… ve kendisini boşluğa bıraktı.
O an, Ayşe Hanım’ın kalbi durabilirdi. Ama durmadı.
Çünkü Yusuf havalandı. Ve yükselmeye başladı.
Her kanat çırpışında biraz daha havalanıyordu.
Hafif bir meltem vardı. Meltemi kanatları altına sıkıştırmayı başaran Yusuf, yükseldikçe yükseliyordu…
Bir süre sonra gözden yitti.
Yerli ve yabancı, sözlü, yazılı ve görüntülü basın mensupları yarım saat beklediler Yusuf’un dönmesini. Ama Yusuf dönmedi.
Olayı dünyanın dört bir bucağına ulaştırmak için, karınca yavruları gibi dağıldıklarında, ben, Ayşe Hanım’ın yanına yaklaştım:
“Ne dersiniz, dönecek mi?” diye sordum.
“Her zaman inandım Yusuf’uma, dedi. Bir gün başaracağına inanıyordum. Dile kolay, yirmi yıl. Bununla, yalnız bununla uğraştı.
Şimdi… Böyle yükselmişken, bir daha geri döner mi bilemiyorum.
Sanırım onu aşan bir şeydi bu. Ne bulacağını bilmiyordu. Göklerde demek istiyorum. Şu anda ne buldu, bilmiyorum. Bilmem anlatabiliyor muyum? Eğer benim bildiğim Yusuf’sa uçabildiğince uçacaktır. Onun utkusu bana yeter.”

Ferit Edgü

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Yusuf’un Utkusu | YURTSEVER

Yorum Yapın